|
Sayfa 1 Toplam: 10 Ralph Klein, M.D. Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanları Not: İzinsiz alıntı yapılamaz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Yüzyılın başından kısa bir süre sonra, şizoid kişilik bozukluğu, bir ya da diğer biçimde, farklı bir klinik sendrom olarak tanındı. Şizoid kişilerin tanımı ilk önce, şizofrenilerin yakın akrabası olarak gözüken, psikoz olmayan fakat garip ve çoğunlukla soyutlanmış bireyleri ima etmekteydi. Sonraları, nesne ilişkileri kuramcılarının çalışmalarıyla, kavram gelişti ve oldukça belirgin şekilde dış dünyadan ziyade kendi iç dünyalarına yöneltme eğilimi sergileyen hastalar üzerinde dikkatlerini yoğunlaştırdılar. Bu hastalar çoğunlukla, yoğun bir vazgeçme ve içe kapanıklık sergiliyorlardı. İnsan ilişkilerinde genel bir engelleme söz konusuydu. Onlar, nasılsa, şizofrenik hastalarla karıştırılmıyorlardı; ancak, bütün insanlarda bulunabilen eğilim ve faktörlerin, çarpıtmalarını ve patolojik ayrıntılarını sergiliyorlardı. Yakın geçmişte, şizoid kişiliği; kişiler arası ilişkilerdeki sosyal aldırmazlık ve sosyal endişenin klinik özelliklerine odaklanan, oldukça sınırlı bir sendrom olarak, DSM III’ de, DSM’nin gözden geçirilmiş üçüncü versiyonunda (DSM- III- R) ve DSM- IV’te tasvir edilmiştir. Şizoid kişilik bozukluğunun komple tanımlayıcı açıklaması, tüm bu açıklamaları içerirdi ve yine de bütün bunların bir araya getirilmesi; şizoid patoloji olgusunu doğrulamaya yetmezdi.
Bu odaklanmış olgusal yolda daha da ilerlemeden önce, şu nokta belirtilmelidir; tanımlayıcı olarak sunulan klinik tablo, klinisyen için en fazla kırmızı bir bayrak olabilir, klinisyenin dikkatini olası teşhise yönlendiren bir yön levhası olabilir. Masterson ( Masterson & Klein, 1989) ayakta tedavi ortamında müdahale ettiği borderline hastaların çoğunun, DSM- III ya da DSM – III –R’de yer alan borderline kişilik bozukluğu kriterini karşılamadığını vurgulamıştır. Muhtemelen, teşhirci narsisistik bozukluğundan çok daha fazla, gizli narsisistik bozukluğun olduğu ortamda, narsisistik kişilik bozukluğu için de aynısı söylenebilirdi (1993). Klinik meselelerin benzer bir hali, şizoid kendilik bozukluğu için de doğrudur. DSM- III ve DSM – III – R’de tasvir edilen şizoid bozukluğu, şizoid bozukluğun genellikle aşağı-seviyede olan, ağır bir çeşidi ile özdeşleşmektedir. Bu çeşit, hem klinisyenler hem de meslekten olmayan halk tarafından ortaya konulan, şizoid bozukluk stereotipilerini (kalıplaşmış yargılarını) kabaca karşılar. DSM – III, şizoidin teşhisini üç kategoriye bölerek; şizoid, engelleyici ve şizotipal, şizoid spektrumu (yelpazeyi) ya da boyutu tanımlamak için temeli atmıştır ve önemli bir başlangıç sergilemiştir. Gerçekte bu, şizoid kavramının bölünmesi değildi, fakat kavramın psikopatolojiden bir parça alarak genişlemesiydi.
DSM – III – R, şizoid teşhisini, daha kapsamlı yaparak, gidişatı tersine çevirdi ve şizoid patolojinin daha ağır biçimlerini , aslında bertaraf ederek, bir kez daha onu ayrıcalıklılık yönünde itti. Bu nasıl başarılmıştı? Sıra dışı, aykırı veya garip davranış kriterinin eklenmesi ile, şizotipal hastayı, şizofrenik hastaya yakınlaştırarak; ağır şizoid patoloji daha az teşhis edilebilir hale getirdi. Esasında, bu özellikler basit bir şizofreni teşhisi ile genel olarak birleşiktir. DSM – III- R’de, engelleyici kişiliğin teşhisi de değişime maruz kalmıştır. Engelleyici kişilik bozukluğunun DSM – III’ teki kavramı, esasında, kişiler arası ret edilmeye dayalı aşırı hassasiyetten kaynaklanan, sosyal geri çekilmeydi. Etkileme ve kabul görme arzusunun varlığından dolayı, şizoid kişilik bozukluğundan ayırt edilmiştir. DSM –III – R, engelleyici bozukluklar ve şizoid bozukluklar arasındaki yakın ilişkiyi vurguluyordu ve nesne ilişkileri için olan arzunun, nesnel olarak bildirilmiş yoğunluklarını da birincil baz alarak, ayırım yapıyordu. DSM – III – R’deki engelleyici kişilik bozukluğu kavramı, önemli derecede farklılık gösterir. Artık, fobik karakterin klinik kavramına denk gelmektedir ve şizoid kişilik bozukluğu ile birbirinden bağımsız değildir. DSM – III – R orta derecede şizoid bir bozukluğun teşhisini neredeyse imkansız hale getirmiştir. Engelleyici kişilik bozukluğu ile şizoid bozukluk artık birbirlerinden bağımsız değillerdir. Üstelik, engelleyici kişiliğin tanımı da, sosyal fobinin teşhisi ile, neredeyse tamamen gölgelenmiştir. DSM – IV’ün yaptığı bazı değişimler iyi yönde; bazı değişimler de kötü yöndedir. Muhtemelen mühim olan şudur; engelleyici kişilik bozukluğunun teşhis kriteri için, bir kez daha değişiklikler yapmaktadır, ancak şizoid ve şizotipal bozukluklar için değişim yapmamaktadır. Şizoid spektrum boyunca bu bozuklukların tanımlarını yenilemek için süregelen girişimlerde, sadece tanımlayıcı kriter kullanma problemi, bir kez daha, aşikardır. DSM – IV engelleyici kişilik bozukluğunun teşhisinden, sosyal fobi ile ilintili kriteri çıkartır. Böylece, sosyal fobi ve engelleyici kişilik bozukluğunu eş anlamlı yapma eğilimini de tersine çevirmiştir. Aynı zamanda, engelleyici kişilik, yeniden şizoid kişilikten ayrılmış olarak görülmektedir. Bunun sonucu olarak, takip edebilecek tedavi stratejilerinden de mahrum olmuştur. Tanımlayıcı psikiyatri daha iyisini yapabilir mi? DSM – III’ün yayınlanması ile birlikte, kriter devrine girmiş bulunuyoruz. İyi ya da kötü, kriterin önemi her zamankinden çok daha fazladır. Ağırdan ılımlıya, şizoid bozukluklar alanını, ortak bir kriter ile tanımlayabilir miyiz? Muhtemelen, bu daha önce yapılmıştır. 1969’da Harry Guntrip şizoid kişiliğin dokuz temel özelliğini betimlemiştir. Bu dokuz özellik hem nesnel özellikleri hem de öznel izlenimleri birleştirdiğinden DSM – III, DSM – III – R ve DSM – IV için uygun değillerdi. Şizoid kişiliğin ve şizoid psikopatoloji alanının kapsamlı ve tanımlayıcı bir gözden geçirmesini sunarken, bizim mevcut derecelendirmemizden, çok daha ileri gitmektedir. Bundan dolayı, bu dokuz karakter, şizoidin içpsişik dünyasının derinlemesine anlaşılmasına ulaşmak için, tanımlayıcı bir başlangıç noktası olarak kullanılabilir.
|