|
Sayfa 1 Toplam: 5 Ralph Klein Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanları Not: İzinsiz alıntı yapılamaz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Şizoid kişilik bozukluğunun (buradan ileride şizoid kendilik bozukluğu olarak belirtilecektir) daha belirgin tanısı ve dinamik şizoid kavramının evrimi, akla bir takım sorular getirir:
Şizoid bozukluğu kavramı gerçekten geçerli, ayrık (münferit?) ve klinik olarak yararlı bir yapı mıdır? Ya da psikopatolojinin diğer geniş boyutları arasında eşit olarak sınıflandırılmamış olabilir mi? Bu açıdan bakıldığında, şizoid hasta, araya mesafe koyan bir borderline ya da temas-sakınan narsisistik olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle, şizoid bozukluğu kavramı gerçekten gerekli midir? Şizoid kelimesinin bir isim olarak ve bir sıfat olarak kullanımı arasında, klinik açıdan kullanışlı bir ayırım yapılabilir mi? Birçok kişide şizoid olgu ve şizoid savunmalar bulunabilirken, “şizoid” kavramını isim olarak kullanmak ve patolojinin bir boyutu olarak yapılandırmak için yeterli gerekçe var mıdır? Karakterolojik savunma, ne zaman kişisel bir özellikten kendilik bozukluğuna doğru yön değiştirmektedir? Şizoid bozukluk kavramı, (Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı) Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders DSM’de bulunanlar gibi göreceli sınırlandırılmış kategorik sınıflandırma ile kısıtlandırılmalı mıdır? Yoksa, aslında; gelişimsel, kendilik ve nesne ilişkileri teorilerinden katkılar eklenerek genişletilse, kavram klinik olarak daha mı kullanışlı hale getirilirdi? Ayrıca, şizoid kavramı hakkındaki herhangi bir incelemenin; kavram ile şizofrenik spektrum bozuklukları, fobik karakter ve anksiyete bozuklukları, özellikle sosyal fobi arasındaki tarihsel ilişkiye de mutlaka göz atması gerekir. Temel soru; şizoid bozukluğun bu kurgulara (yapılara) dahil edilip edilmemesidir. Bunlar, ayrık bir klinik durum olarak ele alınan şizoid bozukluğun lehine bir tartışma sunulduğunda, klinisyenlerin çoğunlukla ortaya attığı sorulardır. İlerideki bölümlerde, şizoid bozukluğun teşhisinin doğrulanması ve şizoid kavramının diğer kabul görmüş kendilik bozukluklarına − narsisistik ve borderline bozuklukları − , onlarla aynı derece klinik önem taşıyan bir kavram olarak, katılması için bu sorular cevaplanacaktır. Şizoid eğilimi hakkında, psikiyatri tarihi ne öğretmektedir? Şizoid kişilik bozukluğunun birkaç iyi incelemesi mevcuttur (Akhtar, 1987; Guntrip, 1969; Nannarello, 1953; Seinfeld, 1991). Çoğunlukla, bu kavram iki ayrı rota arasında gidip gelmiştir. Bu rotalardan birisi, tanımlayıcı psikiyatrininkidir. Odağı, öncelikli olarak, davranışsal, tanımlanabilir ve gözlemlenebilir semptomlardır; ve bunun en güncel ve en açık örneği DSM’nin dördüncü sürümünde (DSM-IV) bulunabilir. İkinci rota, dinamik psikiyatrininkidir. Klasik psikanalizden ve nesne ilişkileri teorisinden katkılar içerir. Bu rota, bilinç dışı motivasyonun ve karakter yapısının araştırılmasını da içerir. Birinci rota olan tanımlayıcı psikiyatrininkinde, şizoid görüşün esaslı ve kaçınılmaz bir şekilde şizofrenik bozukluğa bağlanmış olduğu görülür. Şizoid bozukluk, şizofreniler grubuna direkt olarak ait olmasa bile, en azından çok yakın bir akrabası olarak betimlenir (görülür?). Esasında, bu rota, Emil Kraepelin’in (1907) yüzyılın başında, demans prekoks hastalarının akrabalarının, psikotik olmayan patolojiye büyük oranda sahip olmaları üzerine yaptığı gözlemlere dayanmaktadır. Hastaların premorbid kişilikleri ile akrabalarının kişilikleri arasındaki benzerliğe ilk olarak kendisi dikkati çekmiştir. Bu rota şizoid hastayı, çekingen, sessiz, espri anlayışı olmayan, alışılagelmişin dışında ya da garip olarak özdeşleştirir − “şizoid karakterolojinin tümünün içinden geçen kırmızı bir iplik” gibi bir grup özellik ile özdeşleştirir (Kretschmer, 1925). Tanımlayıcı psikiyatrinin rotası, hemen hemen bu iplik ile eş anlamlıdır. Her ne kadar iplik şizoid hastanın hikayesinin bir kısmını betimliyor olsa da, hikayenin bütününden uzaktır. Bununla birlikte, bu kısım çok sık olarak bütün ile karıştırılmakta ve şizoid kendilik bozukluğu anlayışına sekte vurmaktadır. Şizoid hastayı tanımlarken, esas yeri olan DSM’de yer alan şizoid kişilik bozukluğu kriterinde de gösterildiği üzere, birinci rota psikiyatride sorgulanamaz bir etkiye sahiptir. İkinci rota, dinamik psikiyatrininki, Eugen Bleuler (1924) ile başlamıştır. Krapelin’in tanımladığı aynı hastaları betimlemek için şizoid terimini kullansa da, “dikkatini dış dünyadan uzaklaşarak, kendi içsel hayatına doğru yönlendirmiş, bireyin kişiliğinin doğal bir bileşeni” olarak kavramı belirleyerek çok önemli bir gözlem eklemiştir. Bu çok önemli bir gözlemdi. Alışılmadık ve garip özelliklere odaklanmak yerine, dikkati kişiliğin evrensel olan yönlerine çekti. Bu bakıştan, şizoid hasta ve patolojisi artık birbirlerinden ayrı tutulacak, biri ve bir şey değillerdi. Klinik olarak, kişiliğin evrensel bileşenlerine, garip ve alışılmadık olanlardan çok daha fazla önem verilmesi gerekiyordu. Şizoid kavramının gelişmesi ile maalesef, Bleuler’in gözlemleri çoğunlukla kabul edilmemiş ve kullanılmamış olarak bırakıldı. Şizoid kavramının evrimine (gelişimine) katkıda bulunan bir sonraki önemli figür Emile Kretschmerdi (1925). Şizoid kişilik hakkındaki gözlemlerini üç özellikler grubu halinde düzenledi. Gruplardan birisi, çekingen, sessiz, içine kapanık, ciddi ve alışılagelmişin dışında gibi özellikleri içeriyordu. Bu grup aslında, Kraepelin’in de tanımladığı ile benzerdi. İkinci grupta; cesaretsiz, hissiyatlı çekingen, alıngan, kaygılı, kolay telaşlanan ve kitaplar ile doğaya düşkün olma özellikleri yer alıyordu. Kretschmer bu özellikleri tanımlamak için “hiperestetik” (aşırı duyarlı) terimini kullanmıştır. Üçüncü gruptaki özellikler, mülayim, nazik, dürüst, umursamaz ve sessiz şeklindeydi. Kretschmer bu grubu soğuk ve anestezik duygusal tutumlara sahip olarak karakterize etmişti. İlk bakışta bu üç özellikler grubu, çok farklı ve bağımsız klinik oluşumları tasvir ediyormuş gibi gözükebilir. Buna rağmen, Kretschmer şizoid kişiliği üç ayrı gruba bölmeyi önermedi. Diğer bir deyişle, bu özelliklerin bütün şizoid bireylerde çeşitli derecelerde, eş zamanlı mevcut olduğu kanaatindeydi. Kretschmer’in yapmayı reddettiği ve DSM’nin üçüncü versiyonunun yapmaya devam ettiği şey; şizoid teşhisin, kaçınan, şizoid ve şizotipal olarak bölünmesiydi. Krestchmer’in çok farklı bir görüşü vardı: “Şizoidlerin çoğunluğu, ya aşırı hassas ya da soğuk değillerdi. Fakat onlar, aynı zaman diliminde, değişik göreceli miktarlarda, hem aşırı hassas hem de soğuklardı” (1925,p. 156). Livesly, West ve Tanney (1985), Kretschner’in çalışmalarını gözden geçirirken aşağıdaki sonuca vardılar; “Değişik şizoid hastaların bu iki özelliği değişik derecelere kadar gösterdiği dikkate alınmıştır, böylece sürekli seriler oluşturmuşlardır. Buna ek olarak, şizoid hastaların, bu boyutlar arasında değişken oldukları, birinden diğerine gidip geldikleri düşünülmüştür. Hatta duyarsızlık ve soğukluğun uç boyutunda olanlar bile derin bir duyarlılığa sahiptiler. Şizoid patolojinin kalbinde yatan, zıt boyutlar arasındaki gerginliktir. Kretschmer iki ayrı gruba bölünmeyi tavsiye etmedi, böyle yapmak şizoidliğin temel özelliklerini göz ardı etmek olurdu” (italik ekli). Şizoid kavramının evrimini (gelişimini) gözden geçirdiğimiz bu noktada, kavrama; kişiliğin doğan bileşeninin (Bleuler) ve şizoid patolojinin kalbinde yatan zıt kutuplar arasındaki gerginliğin (Kretschmer) eklenmesi ile, kavramın geleneksel tanımlayıcı psikiyatrideki kırmızı iplikle önerilen dar alanın ötesine geçtiği gözükür. Ama bu kurgular gerçekten ne anlama geliyor? Şizoid bozukluğun gerçek geniş kapsamlı resmine nasıl entegre edilebilirler? Cevaplar için, Melanie Klein ve İngiliz nesne ilişkileri kuramcılarının katkılarına yönelmek gerekir. Bu kaynaklar, şizoid patolojinin anlaşılması için çok sayıda yardımcı katkı sağlamaktadır. Aynı zamanda, bazı çok zararlı ve engelleyici tesirleri de vardır. Muhtemelen bunların ikisinden, daha fazla engelleyici etkileri olan bu güne kadar hüküm sürmüştür.
|